Keyfim pek yok yine.
Ulaşmak istediklerimize ulaşamamak, yapmak
istediklerimizi yapamamak, deneyip her şeyi bir anda yıkmak. Kafam bunlarla
dolu ve ben hepsinin içine hapsolmuş durumdayım.
Keyfimi yerine getiren tek şey kitaplar. Bu
aralar gerçekleştirdiğim tek eylem galiba okumak. Ama mutlu olduğum tek zaman
kitaplarımla baş başa kaldığım saatler sanırım.
Sanki kurmak istediğim dünyaya
açılan kapılar gibiler.
Ahmet Ümit in bir kitabı geçti elime
geçenlerde. Bab-ı Esrar. Güzel bir şeye benziyordu ama ilgilenmedim pek.Şems-i
Tebrizi cinayetini anlattığı yazıyordu. Fakat bugün birkaç sayfasını
okuyunca ahmaklık ettiğimi anladım. Başlangıcı böyleyse sonu nereye varacaktır
kim bilir?
“Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede
toprak kokusu.Ürkütücü bir serinlik içinde yüzüyordu ağaçlar.Kış güllerinin
katmerlenme vaktiydi,nergislerin tazelenme demi.Yedi kişi girmişti bahçeye…Yedi
öfkeli yürek, nefretin ele geçirdiği yedi akıl, yedi keskin bıçak.Yedi lanetli
adam bahçenin sessizliğini yedi parçaya bölerek yürüdü kurbanlarının bulunduğu
tahta kapıya…
Taşta kan vardı bahçede ürkütücü bir
serinlik.Cinayetin tek tanığı dolunaydı.Hiç şaşırmadan, ürpermeden, korkmadan
bakıyordu uzun boylu kavak ağaçlarının ölü yapraklarının arasından. Yedi
kişiden en genç olanı vurmuştu kapıya. En yaşlı olanı çağırmıştı içerdekini.
Yedi kişinin yedisi birden saplamıştı bıçaklarını içerden çıkana…”
Neden bilmiyorum ama bana Çağan Irmak’ın Ulak
filmini hatırlattı.
Yorumlar
Yorum Gönder